26 Ekim 2016 Çarşamba

Hayat Şaarkısı...



            Ah bu hayat şarkısı, her şeye rağmen.... Herkes kendisi mi yazar şarkısını.. Düşündüğümüzden ne kadar farklı? İnsan neyi ister de, neyi yaşar şu hayatta... Neyi ne kadar istediğini bilmeden .. Yeni bir şarkı yazsam kendime öyle derinden. Hisli hisli.. Damarlarımda dolaşan kan gibi sarsa tüm vücudumu hayatımın şarkısının bana bıraktığı yaşam telaşı...hayat ile ilgili görsel sonucu
                  Hep yen bir şarkının melodileri dolaşır ruhumda... Yaşanılan her şeye, herkese rağmen yine yine yeniden.. Uzatır başını bir yerden, şarkı başlar, herkes susar... Her şey yalan diye bağırırken arka fon, gözlerini kapatarak söyler sözlerini şarkısı hayatın taaa içinden. İşte yine yeniden, yeni kelimelerin  bir araya gelmesiyle, mırıldanmaya başlar öyle derinden... Zaman zaman hayatın ritmini yakalar.. Zaman zaman savruk, her şeye inat... Her yenilik bir inat, her inat bir baş kaldırış... Her etki bir tepki, her yeni etki yeni bir tepki... Ta ki döngü kendini oluşturana dek sürüp gidecek  hayatımın yeni ritmi...
                    Güneşi açtıran da, batıran da biz.. İnsan içinin huzuruyla kalır. Mekan değişimi kaygının artmasıyla, zamanın geçmesi için oyalama yaratır... Biz zamana bırakırız da her şeyi, ola ki zaman da bize bırakır! Bu kadar çok çözüm beklerken zamandan, zaman çözümsüzlüğü bizimle mi paylaşır?
                      Kafamda deli sorular lafı çıkmamış ola ki yoktan yere, bu kadar karışıklığı açıklaamak zor başka dilde:) Anladım ki kişi ne zaman zorlansa yaşamın bir yerinde, başlar şarkıyı duymamaya hayatın hiç bir karesinde.. O zaman karıştırarak hayatını, kafasında susturamaz işte bu deli soruları...
Bence biz biz olalım da arttırmayalım soruları, yoksa vesselam ne kadar uğraşsak da duyamaz oluruz hayatımıza ait o o anlamlı şarkıyı....

14 Haziran 2016 Salı

            Hayatımın değiştiğini zannettiğimden beri her sabah kalkıp, bugün nelerin beni beklediğini düşünüyorum.. Kimlere çok kızacağımı, nelere sinirleneceğimi, neleri söylediğim neleri söylemediğim için yaşayacağım pişmanlıklarımı... En öönemlisi de kendimi mutlu etmek için neler yapacağımı ya da neleri yapmayı tasarlayacağımı... Tam olarak merak ettiğim de bu işte. Ne zaman mutlu olmak zorunda hissettik kendimizi ya da hissettirildik... Mutlu olmak için yollar gösterdiler bizlere... Tüketim toplumu olmak için hep somut şylere bağladılar mutluluğumuzu... 'Para harcayın' adı altında hep alın, oturun cafelerde, oturabilmek için giyinin en trend dedikleri şeyleri, giyinebilmek için  harcayın.. Yani yapın kazanın harcayın.. Aradaki eksik mi, kapatılır yahu... Lafı mı olur.. Kartlar, taksitler...Sonra ödeme sıkıntıları.. Falanlar filanlar... Ama mutlu olduk de mi aldık, yedik, içtik... hııı doğru ya o dündü, geçen haftaydı...  
               Kendimize sürekli mutlu olup olmadığımızı sormak.... Değilsek bunun paniğini yaşamak.. Mutsuz olmamıza, sıkkın olmamıza kim yasak koydu, kim elimizden aldıı  bu hakları..  Neden mi bu duruma takıldım? Çünkü kendimi mutlu etmeye çalıştık duygularımın giderek karıştığını hissediyorum. Zihnimin berraklığını yitirdiğini, sürekli mutlu olmak için bir şeyler yapmam gerektiğini hissediyorum. Boyamalar, resimler, daha neler neler...:) Çırpınıp duran aklım ve kalbimin uyumu, uyumsuzluğu:) Serotoninin salgılanması için dışardan beynime yaptığım o inanılmaz baskı...
Zevkimiz mecburiyete dönüştüyse, dönen tüketim toplumunun içinde hızla dönerek sulandıysa beynimiz bi yerlerde yanlışlık var demektir... Basitlik istiyorum. 'Mandıra Filozofu' misali.. Uykum gelince uyumak, gözlerim açılınca güne başlamak... Sadece bireysel ihtiyaçlarımı karşılamak.. Sadelik istiyorum hayatımda, bu kadar karışıklığın arasında.... Bir çocuğun dışarı çıkarsak üşürüz deyişi, kelebeğin gözüne gireceğini zannettiği için korkması, hastanede iğne istemiyorum,azcık da istemiyorum diye bağıra bağıra ağlayışını içeren bir sadelik... Bulamayacağım kadar değişse de insanlar ve ben arıyorum... Belki bir gün bir yerlerde sahip olamasam da teğet geçerim:)
     
                  

23 Mayıs 2016 Pazartesi

'Anılar'ıma sahip çık!....



                Korkuyorum kaybetmekten. Ya onları da kaybedersem? Her geçen gün biri daha kayıp giderse ellerimden! Anılarımdan bahsediyorum sizlere.. Kaybından korkacağım ona dair bu kaldı sadece elimde. İnsanoğlu ne tuhaf. Ben her zerresini iyi kötü demeden tutmaya çalışırken ana bellekte, yanarken ön belleğe attığım silinip gidenlere birileri hafızasını silip bitirmek derdinde. O da haklı belki de kendince. Ne çok acı tatlı şey yaşatıp biriktiriyor hayat insan beyninde. Korkuyorum ben unutacağım , unuttuğum her karede.
                 Bu kadar korkarken unutmaktan, dipte kalanlar çıkıyor ana bellekten... Geçmişe dair, eskiye.. Az eşya çok dost biriktirdiğimiz, günümüzün komşularla geçtiği, ilk çamaşır makinesini aldığımız saatlerce dönmesini izlediğimiz zamanlara ait anılara.. Aile olduğumuz zamanlara... Babamızdan korktuğumuz, annemizi şımarıklıktan bıktırdığımız yıllara... Okulda tost alabilecek kadar paramız varsa bizden daha zenginin olmadığını sandığımız yıllara... Gözlerim dola dola, içimde tanımadığım bir sesin haykırdığı bu zamanlardan o yıllara.... Ah deyip susuyorum, ah deyip içime doluyorum, bir ah daha deyip sözlerimden akmayanı gözlerimden akıtıyorum.. Beni tekrar yaşama bağlayacak, nefes alışlarımı kontrol etmemi sağlayacak bu zamanı bile sevmiyorum. Ki artık biliyorum zamanın  yetersizliğini... Değiştiremeyeceğini bildiği her şeyle seni baş başa bırakıp içine işlemesini seyrettiğini. Adına zamanla alışılıyor dedirtip bizi acının en derin olduğu anda uyuşturduğunu bildiğimden beri.
                 Sarıldım ya bırakmak gibi bir niyetim yok anılarımı karadeliğin içine.. Sımsıkı kenetledim ana belleğime.. Ama yaşanan her şey üzerine eklenirmiş ya hatırlanan da sondan başa diye gidermiş İşte tam olarak korkum bu aslında yaşadığım her yeni şeyden tam olarak zannımca...
                

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Gitmeleri Sevmek..

             Gitmeyi sevdim işte ben... Benden ebediyete giderek yeniden gitmeleri var eden gidenlerin gitmesine dayanamadan gitmeyi... Yokluğunu gittiğime götüremeyecekmişim gibi. Aslında benim gitmem yokluğunu götürdüğümü anlamayacakların arasına girmeyi istememden..
                                                                                                                             dünya ile ilgili görsel sonucu




        

             Baktım kalarak olmuyor, ben de hep gitmeleri sevdim. Belki en iyi karede, belki en çok insan biriktirdiğim şehirde.. Olayın belki de en heyecanlı yerinde... Sevdim işte gitmeyi. Kaçmak, saklanmak değildi ki.. Yeniden başlamak. Var olduğum yerde defalarca yeniden başlamanın üstüne, beni hiç bilmeyen bir şehirde, bilinmezlikle yeniden başladım bir kaç kez bende. Yine hazırlanıyorum gitmeye... Gidemezsem ne yaparım bilmiyorum, henüz bir b planım yok benim de. Kimseleri tanımadığım bir yerde, yaşadığım acıları, sancıları bilmeyen birilerinin şehrinde hayatı izlemek istiyorum sadece. Anlatmadan, paylaşmadan yaşamın kıyısından tutup beni sürüklemesini, bıraktığı yerde peşine düşüp ömrümün o seanslarını tamamlamayı belki de... Yeniden başlamamış kim anlar ki beni? Kim bilebilir bir şehrin sana verdiği tüm hayatı bir tekmeyle kırıp döküp, yeni bir şehrin senden uzun zamanlar saklayacağı kurulu hayata kucak açmasa da başlamayı...
            Kendimi kendimde bırakamaz olmuşum. Yıllarca hayata sıkı sıkıya tutununca beni bana bırakmaz olmuş o da. Hayatın merkezine oturtup, kendi hayatımın merkezini kaydırmışlar. Bazen düşünüyorum da dünyanın yörüngesi tersine mi döner hayat?  Var mıdır buna engel olacak bilinmeyen bir enerjili hat? İki yörüngenin tezatlığı mıdır aslında insanın işlerinin ters gitmesine engel olan halt:) Ya da aynı yörüngeyi bulunca mı insanın bu dünyaya vedasıdır sebepler arasında en aslolan... Uzlaşmaya varacağı yok  bu dünyanın içine sığınmış insan oğluylan.. Benim de hiç niyetim yok zaten dünyaya yalakalık yapıp, iyi geçinmeye çalışmaya var olmuşsam. :) Bu yazı da böyle biter gider, ne olacak sanki sonunu bağlayamamışsam:)))







29 Nisan 2016 Cuma

özlemek..

            Özlemek... Geleceğini bildiğini, yaşamın boyunca gelmeyeceğini kabul edemediğini, her gün yanındakini.. Bir arkadaşım dün bana: 'seni düşündüğümde neyi merak ediyorum biliyor musun? Özleyince ne yapıyor, nasıl atlatıyor bu durumu' dedi. Sustum. Yazdıklarımda sustuğum bir çok kelime gibi yine sustum. Özlemek, özlediğini fark ettirmemek kendine bile.. Bazı özlemler anlık değil artık. Her sevinç, her mutluluk anlık olsa da bazı özlemler anlık değil.
            Duygular insanı insan yapar derler. Bazıları dibine kadar, bazılarını da insanoğlu yok sayar. Korkar olduk yaşamaktan. Korkar olduk haber açmaktan. Korkar olduk birilerinin acılarını hissetmekten ve bu kısır yaşam döngüsünden. Hissedelim her şeyi dibine kadar, korkmadan. İnsanlığın gittiği yöne bakmadan. İyilerin varlığını hissedip, kötülere karşı koyarak köreltmeden hislerimizi var edelim tüm duygu selini... İzin vermeyelim yok olmaya, hissi azalmaya... Duyularda ki his kaybı gibi anlamadan yaşamaktansa, burukluğu olsun kalbimizin bir odacığı ama kaybetmeyelim bizi var eden duyguları..  Unutmayalım özlemeyi.. Geleni, gideni, gelmeyeceğini bildiğimizi.... Burnumuzun direğinin sızısıyla yok sayarak değil, tam ortasından başlayarak  bu hayatta özlemin içimin merkez noktasında. Zaman zaman kıyıya vurmuş gibi dursa da, esintisi burnumu sızlatmaya yeter bana... Hiç bir kaybına izin vermeden tutacağım seni o sol yanımda. Kalbimin hizasında...
           Özleyin... Özleyin ki anılarınız yaşasın. Özleyin ki unutmayın. Özleyin ki kaybolmayın hayat boşluğunda.. Birilerinin varlığını, birilerinin yaşamını hissedin. Eski bir anı tutsun sizi hayatta. Eski bir anı ayaklarınızın yere bastığını bir yerlerde bir izinizin kaldığını fark ettirsin size, bizlere, hepimize....

18 Nisan 2016 Pazartesi

Karşı ki ışıklar...

               Karşıda ki ışıklar.. Nice hayatlar barındırırlar. Ne zaman sıkılsa içim azıcık ısırır gözümü karşıdaki bir ışık.. Düşünür dururum sakladığını ışığın karşıdan öyle sızarken apaçık..
              Merak ederim hep, kimi saklar, hangi duyguları barındırır karşıdaki o ışık.
              Ben burada bunu yaşarken o orada neyi içine atmış ola ki merak ederim her bakış içinde... Hangi kahkahayı, hangi hüznü, hangi acıyı, hangi televizyon karşısında ki sıradan akşamı..
                Televizyon karşısında ki sıradan akşam... Huzurun olduğu belki de tek alan... Sıradan olduğu kadar huzurlu, huzurlu olduğu kadar sıradan.. Her ne kadar kafamızın içinde çarpışsa da izlenilen dışında kalan, elimizde ki çay, üzerimizdeki örtüyle yarına hazırlar bizi o sıradan ama huzurlu akşam...
              Hayatı ne kadar sıradan tutsak da, karmaşıklığını dindiremeyişimizi de sorgularım hep. Az insan, az yaşam gibi gelir bana.. Sadeleştiremedikçe içinde debelendirir durur hayat bizi. Küçük bir kasaba da bahçeli bir ev herkesin midir ki hayali? Sadeleşir mi hayatın karışık halleri... Güçlü durmaya çalışmak da zorlamıyor mu bizi... Bi durun yeter diyesi gelmiyor mu ki insanın? Ne için emek diye sormuyor mu ki insan kendine? Bundan değil mi insanların şehre hükmedeceğini düşündüğü en yüksek noktada 'seni yenecem ....' diye bağırışları:) Sanki tüm başına gelenlerin sebebi şehirlerin tıngırtısı...
           O tıngırtılar ki şehirlerin capcanlı bize yansıması. Ve insanın küçük hacmiyle dünyaya başkaldırışı.... Kaybı, kazancı, hep yeniden başlayışları..
           İzin vermem kimseye içimde kalsın yaşam arzusu, hiç gitmesin gözümden karşıda ki ışığın yansıyan ahusu...

13 Nisan 2016 Çarşamba

      
 
  Beklemek bir direniş, beklemekle sabrı öğrenmek her daimmiş... Beklemeyi öğrettiler bize, hayata dair tüm isteklerimizde. Beklemek bir sancılı direniş, keşke  beklemek sabretmeyi öğrenmenin tek yolu olmasa imiş.
           Küçükken gece istediğimiz tek krakerde sabah olmasını bekledik... Anımsıyorum sanki annemin istediği bir şeyi alması için maaşı, babamın istediği her şeyde çocuklarının büyümesini beklediği o yılları. Çocuklar büyüdükten sonra da yetmeyen zamanları.
           Bir tükenmişlik var yine bugün içimde.. . İçimdeki çocuğu uyandıramıyorum ben bazen, niye? Oysa yıllarca tembih ettim gözümün önünden ayrılmasın diye. Sanki o da beklemede. Yüreğimin taa derinliklerinde, beni bekliyor belki de.. Gözünde düşmeyi bekleyen bir kaç damla yaş ile... İki gün oldu dile gelmeyeli kelimeler gönlümde. Öyle sessiz bir köşede oturmuş geçmesini bekliyorum ben yine.. Geçmesini, yitip gitmesini.. Zamanın, yaşamın, ömrümün arda kalanının... Yorgunum dibine kadar hem de.. Yaptığım işten midir ne, bahsedemiyorum kendi yorgunluklarımdan bu kadar zor durumda olan insan var iken her yerde.. İş değişikliği yaramadı belki de... Bir eli tutmanın verdiği sevinç var ama eli tutunacak duruma düşürenin de kızgınlığı var içimde. Aslında kızgın bile olamıyorum şimdilerde.. Kırgınım ya ondan belki de. Kırgınlık ki daha ağır bence. Kızgınlık geçiyor da kırgınlık baki kalıyor hem de.. İçimin parçalarını tuttum ben dağılmasın diye. Evet ellerimi acıtıyor, kanatacak belki de... Ama nasıl izin vereyim dağılmasına göz göre göre... Mutsuz musun diye sormayın hemen öyle! Sormuyorum ki ben de uzun zamandır bu soruyu kendime. Yaşıyorum sadece. İşim gereği bir el daha tutabilirim diye el veriyorum başkalarının hayatındaki derde. Gülümseyebiliyorsa bir yerlerde bir çocuk, bir kadın benim sayemde, e bende mutluyumdur herhalde... Yeter ki solmasın birilerinin yaşam çiçeği bir yerlerde..
          

12 Nisan 2016 Salı

Örtülü kanepeler...

      Yeni aldigimiz her kanepe, yeni bir örtüye gebe... Hem de bir kez dahi oturulmamasi şartı ile.. Yeni bir renk, taksidi ile ömrünü yarıştırma kabiliyetiyle. Eee hayat bu ya bir de her daim geçim sıkıntısı var serde. Hep çocuklarına yeni bir hayat düşlemenin hayaliyle, öyle tertemiz yillarca durdu o arkasına saklandığı örtüleriyle bizim kanepe..
      Büyüdükçe geçmişe götürüyor beni her yeni hikaye. Kim demiş kız annesine benzemez diye? Bir yerlerde saklanıyor annene ait bir çok hal hareketi içinde. Olmadık yerlerde ortaya çıkıyor birdenbire. Çorbayı karıştırışında, bir yemek sunumunda.. Şimdikilerin kanepeye örtü örtmemesinde saklı değil belki ama, bir yerlerde gizli aslında..   
       Örtüler örtülü,  kanepe kirlenir mi diye? Bence kesinlikle yılları saklama dürtüsüyle.  Ahhh annem kaç yılı sakladı o kanepe.. Renginin solmasına izin vermediğin, baş köşede ki yeriyle...
      Saklayamıyoruz ya hayatımızdakileri kaderden, yaşananlar unutulup gidiyor ya bulundukları yerden, bari kanepeler saklasın maziyi bir kaç yıl daha derinliklerinden. Kardeşimle yaramazlığı, senden sakladığımızı sandıklarımızı, o küçüklük korkularımızı, hayatın çok zor olduğunu sandığımız yılları... O küçücük şeylerle büyük mutluluklar yaşadığımız, hiç gitmeyecek dediğimiz kişilerin hiç bitmeyecek sandığımız zamanlarını. Cebimizdeki demir paranın bizi istediğimiz her şeye sahip yaptığı yılları... Büyümenin boy, kilo artışı olduğunu sandığımız, dışarı çıkmaların bizi özgürleştirdiği yanılgısına kapıldığımız o eski zamanları..
       Büyüdükçe anladık ya tutsaklığın ebeveynin vermediği izinde değil taa içimizde saklı kaldığını. Büyüdükçe.. Bilemedim karşıdan karşıya geçerken elimi bıraktığın zamanların hayatımda ettiği yerini. Bilemedim artık yaşamın bana sunduğu her şeyi ilk elden göğüslemem gerektiğini...       
        Eskimesin izin vermediğin o kanepe... Eskimesine izin vermemenin aslı kanepe miydi ki ne? İzin vermeseydin keşke yüreklerimizin eskimesine.

11 Nisan 2016 Pazartesi

Yara bandı..

  

    
   Öyle bildiklerinizden değil bu.. Sarabileceği yara da,  etkisi de büyük olanlardan.
 Değdiği yere kabuk bağlatan cinsten. Kalanlarla devam ettiren. Hadi bir düşünelim var mı bir yara bandımız, Şöyle içimizi ısıtan türden. Dokununca acıya verdiği rahatlıkla içimizi soğutacak olan modelden.
         Belki deniz kenarındaki mavi, belki bir su birikintisi sesi, belki de bir alo da gizli. Belki ertelediklerimiz arasında, belki yanibasimizda, ihtiyaç duyduğumuz her an da..
         Yara bandım var benim. Kanayanimi görmese de hisseden. Benden daha çok acı çekebilen. Yarama degdiğinde aslında yuregime değen.  Yer çekimine karşı koyamadigimda düşmemem için omuz veren. Bir değil ya belki de bunlar. Belki de saymakla bitmeyen.
         Yarayi da açan insan, onu saran da. Demis ya şair ' insanın insana ettiğini etmez et, kemige'... Demem o ki birinin ettiğini, diğeri tamir ede!.. Benim de bulaştı dilime bu şiir dili niye:) Sözün özü şu ki dostlar;
Bir yara var içimin derinliğinde büyüklüğünü bilmem , bi de bandı var yaranın acımama izin vermeyen..

10 Nisan 2016 Pazar

BURADAYIM!...



         Bugün pazar.. Dinlenmeye zamanımızın olmadığı hayatta, dinlenmek için zaman yaratan gün bana:)   Alalım kahvemizi, çayımızı elimize.. Çekelim havayı içimize. Hele bir de deniz varsa şehrimizde, işte o zaman değmeyin keyfimize....
         Bir çocuğun gözlerinde gördüm umudu bugün.. Gözlerini kırpmadan, içine doldurduğu anlamla bana bakan bir çift kahverengi göz de... Evet evet kahverengi... Anlamını rengine değil, içine yüklediği o gözlerde.. Öyle kocaman. Benim hayatı anlamlandıramıyorum serzenişime kızıp, gözlerine yüklediği serzenişle bana kızan bir çift göz de... Umut saklı o gözlerde.. Hayatın sunduğu bunca kötülüğe, açlığa, ölmeden ölenlere ve ölümlere aldırış etmeden, öyle yaşamı doldurduğu, her şeye inat buradayım işte dediği gözlerinde...
         Buradayım.... Ben de buradayım.. İşte tam kendini aramaya çıktığın yerde.. Dur dur bakma sağa sola.. Tam karşında.. İşte burada.. Tüm benliğimle.. Var oluş sebebimle.. Birinin daha yüreğine dokunmak hevesiyle.. İşte tam bu noktada...
         Uzaklarda arama beni. Bir pazar kahvaltısında.. Kendine ayırdığın o az kala zamanda. Umuda tutunduğun an da. Sen de, için de. Göz bebeğinde.. Gözlerinin takıldığı, gözüm kaldı sanırım dediğin o yerde.. Tüm fizik kurallarına, kimya kuramlarına inat o yerde. Yer çekimine inat, ayakların yere basmayarak yaşamak için bir çift kahverengi göze sığdırılan umuda ihtiyaç duyarak burada, tam karşında....Koca bir tebessümle verecek umudum var sana:)

9 Nisan 2016 Cumartesi


    Farketmeli yaşamı,  zamanı, an'i.. Hissederek, ozumseyerek, içine çekerek yaşamalı hayatı. .. her saniyenin hayattan ömürler götürdüğünu fark ederek yaşamalı. ..
    Zaman geçiyor.  Hayat bizi içine içine çekiyor. . Hayatın sunduğu tabular arasında sıkışıp kalan bizler mal mulk- is guc ikiliemlerinde kaybolup gidiyoruz.. Bize ayrılan zamanı eritiyoruz. .. Silik, ilişik.. Ne zaman hissedecek olsak acıyı derinden, sevinci kalpten can acimizla tekrar kabasindan yaşıyoruz hayatı. . Belki de acidan korkarak. Acı çekme korkusuyla bi çok şeye bulasmayarak, dokunmayarak. Bir olaya, bir zamana, bir cana, bir yüreğe kayıtsız kalarak.
   Kim bilir tokuz belki de acıya. Ondan sarmaz olmuş bizi başkasının yüreğindeki derdi. Belki de pembe umutlar kaybolmaya başladıgindan beri büyümenin sancisiyla göremez olduk güneşi.  Kaç yaşında bıraktık gökte ki yıldızı, otobandan gecen kırmızı arabayi saymayi... En son ne zaman kaldirdik kafamızı bizi her gün izleyen,  her anımiza tanıklık eden baş ucumuzda ki gögun rengine..  Hissederek yaşamalı. .Çeke çeke içine. Hayatımızdaki en büyük eksiklik bu bence...
   

8 Nisan 2016 Cuma

YAŞAMAM İÇİN KÜÇÜK BİR YALAN...



       Ne gemiler yaktım, ne gemiler yaktım. O kadar yandı ki canım sonunda karşıdan baktım. Ne göreyim kendime yıldızlardan daha uzaktım....
       Ne kadar uzağız kendimize.. Ya da ne kadar zaman oldu bakmayalı uzağımızdaki bize...
Zaman bizi düşünmeden akıp giderken, bizi bize uzaklaştırdığını fark etmeyeli kaç zaman oldu?
Durup bakmadan ardına kendine uzaklığını göremez, yorgun mu olduğunu bilemezmiş insan.. Dönüp bakarsam benim ben de olmadığımı görmem engeller mi ki yaşamı devam ettirmemi?

       Şimdi bunları okuyan sizlerin -benim hayata sımsıkı sarılmışlığıma kaybımla ara verdiğimi bilmeden- ne bu depresyonist haller dediğinizi duyar gibiyim... Öyle değil işte, hiçbir şey göründüğü gibi değil... İçim delicesine yaşamak isterken, hayatın tam ortasında kalmak isterken yaşayamamış, her şeyi yarım bırakıp gitmiş birinin yaşama olan kini var içimde... Onun kini yokken hem de.. Dönüp bakmayışım bu yüzden.. Yorgunluğumu görmek yerine durmadan koşmam, bu hayata şu an bu kadar küs iken içimdeki yaşam sevgisini görmemek için durmadan, nefes almadan ardıma bile bakmamam bu yüzden... Bu yüzden kelimelerin yetmeyişi, bu yüzden sadece derin bir iç çekmem ve bu yüzden saatlerce yazmak istemem... Kendime kızgınlığım, hayata küskünlüğüm hep ama hep bu yüzden... Yaşamak için bir yalan beklemem...
      Yaşamam için bir yalan söyle.. Ölümün varlığını böyle yakından görmüş biri olarak şu hayatta bi şeyleri önemsemem, emek vermem için bana bir yalan söyle... Yüzümü tebessüm ettirecek bana yine yeniden başlamak lazım dedirtecek bir yalan söyle...Küçük, masum, içine hayat sığdıracak bir yalan...

6 Nisan 2016 Çarşamba

...



                 Hayat.... Kaç dilde ifade edildin, kaç lisan dillendirdi seni. Kaç insan anlamını içine çeke çeke yaşarken kaç insan seni anlayamadan  çekip gitti...
              Hayat... Üzerine ne çok yazılmıştır.. Kaç yaşamı sığdırmışsındır koltuğunun altına...
Kaç kez vaz geçmişsindir her şeyden ve kaç kez başlamışsındır yine yeniden...Ne diyor sana      bu  üç nokta.. Hangi söylenmemişliğin iç çekişidir kim bilir. Yine anlam ararken bir nefes daha almaya, yazarken buldum kendimi bu satırlara..Yaşamaya nerden başlasam diye düşünürken yazıya başlangıç bilinmezliği kapladı içimi bir anda...
                  Yaşamam için bir yalan söyle. İhtiyacım olan tek şey bu belki de. Yaşamak için bir nefese, bir nefes için bir yalana. Her olumsuzluk da yeni başlangıçlara.. Zamanın bizden aldıklarına, zamanın bize verdiklerine bakmadan var olma çabasına bir adım kala insanın insana desteğiyle yeniden merhaba...